mare_nostrum
er

Karma: 8
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 421
|
İran’da şeriat rejimi, daha önce de anlattığımız gibi esas olarak din adamları katmanıyla yakın ilişki içinde olan bazaari esnafına dayanarak hayata geçirilmiştir. Bu rejim, kapitalizmin henüz büyük sanayi temelinde gelişmediği ve pek çok özgün çelişkileri içinde barındıran bir ülkenin ürünü olarak doğdu. Şeri rejimlerin uygulandığı Ortadoğu ve Afrika ülkelerine bakacak olursak, bu ülkelerde de kapitalizmin sınırlı gelişimine tanık oluruz. Emirliklerin, prensliklerin ya da krallıkların egemen olduğu bu ülkelerde, daha çok petrole dayalı bir sanayinin geliştiğini, fakat diğer sektörlerin oldukça geri kaldığını, gelişmiş bir yerli proletaryadan ziyade, büyük bir göçmen işçi kitlesinin var olduğunu görürüz. Devrimin gerçekleştiği yılları esas alırsak, bunların arasında en gelişmiş olanı yine de İran’dır.
Bugünün Türkiye’sini ve tarihini söz konusu ülkelerle kıyaslarsak, başlıca farklılıkları şöyle sıralayabiliriz.
1) Anadolu’da din güçlü bir unsur olmakla birlikte, bu topraklara, kendine özgü bir İslam anlayışı damgasını vurmuştur. Bu, Müslümanlığı oldukça geç bir tarihte kabul eden Türklerin çok tanrılı dinlerinden gelen pek çok inanç ve geleneği de içeren bir İslamdır. İslamda yeri olmayan pek çok Batıl inancın İslam adına, üstelik de çok yaygın kabul görür bir şekilde savunulmasının kökeninde bu olgu yatmaktadır.
2) Şeriatın uygulandığı Osmanlı döneminde dahi, din hiçbir zaman bir Arap ülkesindeki ağırlığıyla toplumsal hayata egemen olmamıştır. Bunda, Osmanlı İmparatorluğunun çok çeşitli bir etnik ve dini yapıya sahip olmasının da belirleyici bir önemi vardır. Örneğin, padişah eşlerinin ve dolayısıyla analarının neredeyse tamamının gayri-Müslimlerden oluşması dikkat çekicidir.
3) Diğer şeri ülkelerle kıyas kabul etmeyecek gelişmişlikte bir kapitalizme sahip olan Türkiye, özellikle 1970’lerden itibaren çok hızlı bir kapitalistleşme süreci geçirmiştir. Türkiye, burjuva devrimini İran’a kıyasla çok erken bir tarihte tamamlamıştır. Kapitalistleşme sürecinde, küçük-burjuvazi toplumsal ağırlığını giderek yitirmiştir. Belirleyici ekonomik ve siyasal güç ise tümüyle tekelci büyük burjuvazinin elindedir.
4) Özellikle 1980 sonrasında, “yeşil” sermaye diye nitelenen bir “İslamcı” sermaye ortaya çıkmıştır. Ne var ki bu sermaye grubunun, İran’daki gibi bir “bazzari” esnafıyla en ufak bir ilgisi yoktur. Bunlar, Özal döneminde çeşitli teşviklerle türedi bir biçimde ortaya çıkan büyük burjuvazinin unsurlarıdır.
5) Bunlar, yaşam tarzları itibarıyla da, geleneksel İslamcı unsurlardan tümüyle farklıdırlar. Aslında varlıklarının tek nesnel zeminini günümüzün “modern” ve “seküler” kapitalizmi oluşturmaktadır.
Bütün bu özgül yapısı, Türkiye’yi İran ve benzeri ülkelerden köklü bir biçimde ayırmaktadır. Dolayısıyla bu topraklarda, şeriata dayalı bir rejimin uzun süreli bir şekilde hayat sürmesi mümkün değildir.
Tüm bu olgulara rağmen, devletin sahibi olduğunu sanan Kemalist sivil-asker bürokrasinin ve bunların etrafında toplanmış ayrıcalıklı bir kesimin “Türkiye yeni bir İran olabilir” çığlığını atmalarının tek nedeni, toplumsal statülerinin elden gidebileceği korkusudur. Kendi çıkarlarını laiklik siyasi üst-kimliği altında saklamaya çalışan bu kesimler, ceberut devlet yapısının korunmasını devletin bekâsından çok kendi çıkarlarının bekâsı için savunuyorlar. İşçi ve emekçi yığınları şeriat korkusuyla gerip, toplumu laikler ve şeriatçılar olarak bölmeyi amaçlıyorlar. Oysa yıllarca dini eğitimi bir devlet dayatması olarak uygulayan ve dini kendi çıkarları temelinde kullanmak için her an bir silah olarak tutan yine bu çıkar gruplarıdır.
Böyle bir süreçte şeriattan söz etmek, toplumu bu temellerde bölmek, olayları saptırmak ve emekçilerin kafasını bulandırmak, sömürücü sistemin temel çelişkilerini gözardı etmeye, unutturmaya yöneliktir. Sömürülen yığınlar bu oyuna gelmemelidir.
|