mare_nostrum
er

Karma: 8
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 421
|
Humeyni İran’a döner dönmez bir İslâm Devrim Konseyi kurduğunu açıkladı. Burjuvazi Humeyni’yle ittifak arayışına girmiş ve bir Geçici Hükümet kurulmasına karar verilmişti. Geçici Hükümetin başına Ulusal Cepheden Bazargan getirilmişti ve bütün sol, bu hükümeti emperyalizme karşı “milli burjuva hükümet” olarak ilan ederek desteklemişti. Oysa hem Bazargan ve hem de Humeyni’nin amacı bir an önce grevlere son vermek, devrimin toplumsal dayanaklarını ortadan kaldırmak ve devrimi sona erdirmekti.
1979’da işçi sınıfı ve ulusal hareket bir yükselişe geçmişti. Devrimle birlikte Kürtlerin, Türkmenlerin, Belucistanlıların ulusal hareketleri gelişmişti ve bir özgürlük havası esiyordu. İşçi sınıfı tüm fabrikalarda önce komiteler sonra da şuralar halinde örgütlenmiş, devrimle birlikte yurt dışına kaçan kapitalistlerin fabrikalarına el konmuş, fabrikalarda işçi denetimi başlatılmıştı. Aynı dönemde şuralar örgütlenmesi köylere, üniversitelere, kışlalara kadar yayılmıştı.
İşçi ve köylü şuraları, devrimci durumla birlikte ortaya çıkan örgütlülüklerdi. Grev komiteleri işçi şuralarının çekirdeği vazifesini görmüş ve giderek bu oluşumlara doğru evrilmişlerdi. 1979 yılının Şubat-Kasım ayları arasında şuralar bütün işyerlerine yayılacaktı. İşçiler, şuralar aracılığıyla fabrikalarda üretim ve yönetim üzerinde söz sahibi olmuşlardı. Şuralar, yalnızca işyeri sorunlarıyla ve ekonomik sorunlarla değil siyasal sorunlarla da ilgileniyordu. Halkın Fedaileri ve Halkın Mücahitleri, bu organların bağımsız organlar olarak kalma mücadelesine destek verirken, Tudeh sendikalara evrilmeleri doğrultusunda bir çaba harcıyordu.
Kısa zamanda “Tüm İran İşçileri Kurucu Meclisi” kuruldu ve 1 Martta bir bildiri yayınladı: “Biz, İran işçileri, grevlerimizle, işgal eylemlerimizle ve gösterilerimizle Şah rejimini yıktık; grevin sürdüğü aylar boyunca işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa katlandık. Pek çoğumuz mücadele sırasında öldürüldü. Bütün bunları sınıf baskısından ve sömürüden kurtulmuş bir İran’ı yaratabilmek için yaptık. Devrimi, işsizliğe ve evsizliğe bir son verebilmek, SAVAK’ın yönlendirdiği sendikaların yerine –kendi ekonomik ve siyasi ihtiyaçlarını karşılamak üzere her fabrikada işçiler tarafından kurulmuş– bağımsız işçi şuralarını geçirmek için yaptık”.
Ancak ne yazık ki, şuraları ulusal ölçekte birleştirecek, onlara siyasi olarak önderlik edecek ve siyasi iktidarı fethetmesinde yol gösterecek Bolşevik bir önderlik yoktu ve solun ağırlıklı bir kısmı Bazargan hükümetinin kuyruğuna takılmıştı. Eğer böyle bir önderlik olsaydı, şuraların iktidarı alması kısa zamanda gerçekleşebilirdi.
Üretim merkezlerinde tek örgütlü güç işçi sınıfıydı ve Bahtiyar hükümeti devrildikten sonra devrimin yeni başladığı düşünülüyordu. İşçi hareketi en yüksek seviyesine çıkmıştı ama iktidar hâlâ onda değildi. Proleter sınıf mücadelesi en üst seviyesine çıktığında, politik iktidarı fethedemezse keskin bir düşüş eğilimine girer ve devrim bir karşı-devrimle son bulur. Nitekim İran’da da sınıf mücadelesinin yasaları işledi ve sınıf mücadelesi geriye düştüğünde, İslâm karşı-devrimi yükselen bir süreç olarak kendini açığa vurdu.
Humeyni’nin dini retoriği hiçbir zaman sanayi işçilerini cezbetmedi ve işçiler sonuna kadar İslâm cumhuriyetine karşı oldular. Zaten Humeyni de, Ulusal Cephe ve Bazargan hükümetini tasfiye etmeden önce işçi hareketini bastırıp, şuraları ve komiteleri ezmek istiyordu.
İlk saldırı Ulusal Cepheden geldi. Bazargan’ın sözcüsü Abbas Amir Enntezmam şöyle diyordu: “Devrimin devam ettiğini sananlar yanılıyor. Devrim bitti. Yeni inşa dönemi başladı”. Humeyni bir bildiri yayınlamış ve tüm işçilerin grevleri bitirmelerini istemişti: “Geçici Hükümetin planlarına karşı her türden itaatsizlik ve bu planların yürütülmesine karşı yapılacak her türden sabotaj, gerçek İslâm Devrimine karşı muhalefet olarak görülecektir. Provokatörler ve ajanlar karşı-devrimci unsurlar olarak halkın önüne çıkartılacaklar, Şahın karşı-devrimci rejimi için olduğu gibi, bu kişilerin yazgısını da ulus tayin edecektir”. Humeyni ilerleyen günlerde kendisine karşı çıkan tüm muhalifleri ya emperyalizmin ajanı veya Siyonist, karşı-devrimci, İslâm düşmanı ilan edecekti.
Bazargan, komiteleri, “istikrarsızlık, terör, huzursuzluk ve korku” olarak tanımlarken; Humeyni’nin yardımcısı Rafsancani, “komiteler varlıklarını sonsuza dek sürdüremeyecekler; yakında bunların dağıtılmaları gerekir” diyordu. Gerek mollalar gerekse de burjuvazi işçi sınıfına karşı aynı cephede birleşmişlerdi. 1979’un sonuna doğru mollalar grevleri, direnişleri zorla bastırmış veya şuraları ve komiteleri dağıtmışlardı. Birçok şurayı imam komiteleri ele geçirmişti. Özellikle petrol işletmelerinde, sol eğilimli işçiler işten atılmış ya da sürgüne gönderilmişti.
Aynı şey Bazargan hükümetinin de başına geldi. Humeyni İran’a döndükten sonra İslâmi Cumhuriyet Partisini (İCP) kurmuş ve hükümet içinde tüm kontrolü kendi elinde toplamaya başlamıştı. Devlet iktidarı yavaş yavaş fethediliyor, ordu mollalara bağlanmaya çalışılırken, aynı süreçte işçi hareketi bastırılmaya çalışılıyor ve Humeyni hükümet içinde ağırlığını koyuyordu.
Tüm bu süreçte Humeyni, amaçlarına adım adım yaklaştı ve yoksulluk içinde kıvranan kent yoksullarını amaçları doğrultusunda kullandı; Ulusal Cephe ve sol karşısında tek alternatif haline geldi. Cumhuriyetin karakteri, tartışmaya açılmadan Humeyni’nin dayatmaları sonucunda belirlendi. Devletin karakteri şu şekilde referanduma sunulmuştu: “İslâm Cumhuriyeti mi” yoksa “Şahın monarşist diktatörlüğü mü”? Bu Humeyni tarafından düzenlenmiş bir tuzaktı ve başta sol olmak üzere çoğunluk bu tuzağa düştü.
Halkın Fedaileri referandumu boykot etme çağrısı yaparken, Halkın Mücahitleri ve Tudeh referandumu destekledi. 20 milyon kişinin evet oyu verdiği referandumda, hayır oyu verenler 140 bin kişiyle sınırlı kaldı. Böylece halk, ciddi bir alternatif görmediğinden, yıllardır zulüm gördüğü Şah monarşisi karşısında İslâmı seçti.
Bu durum, gelişmelerin ne yönde olacağına dair ipuçları da sunuyordu. Humeyni, Hizbullah ve “Devrim Muhafızları” örgütü aracılığıyla toplum üzerinde baskı kurmaya ve yığınları sindirmeye yönelik bir politikaya girişti. Humeyni, bu süreçte yeniden emperyalizm silahına sarıldı ve “İslâm kıyafeti emperyalizme karşı en tesirli silahımızdır” diyerek kadınların çarşaf giymesini zorunlu kıldı. Kadınlara baskı uygulandı ve çarşaf giymeyenler işten atıldı, sokaklarda dövülüp cezalandırıldı. Sol ise Humeyni’yi destekleyip bu olanları “devrimin yan çelişkileri” olarak değerlendirdi.
Emperyalizm vurgusu solu adeta mest etmişti ve Humeyni rakiplerini tasfiye etmek için sözde “anti-emperyalist” bir mücadeleye girişti. 4 Kasımda ABD büyükelçiliği işgal edildi ve ABD emperyalizmin başı, “şeytan” ilan edildi. Günlerce elçilik önünde gösteriler yapıldı ve sol bu tuzağı da görmedi. Elçiliğin işgalini, emperyalizme karşı gelmek adına destekledi. Bu fırsattan yararlanan mollalar, önce kendilerinin egemen olamadığı üniversiteleri kapattılar ve bir adım sonrasında da, Bazargan hükümetini emperyalizmin ajanı olarak suçlayıp tasfiye ettiler.
Burada, bu işgalin amacının gerçekten Amerikan emperyalizmine karşı olmadığını belirtmek gerekir. İşgal aylarında ABD’de seçimler vardı ve iktidarda Carter bulunmaktaydı; Cumhuriyetçi Partinin adayı ise Reagan’dı. Reagan 1980’de Humeyni’yi bizzat telefonla aramış ve seçimler bitene kadar elçiliğin işgalini bitirmemesini istemişti. Nitekim seçimlere iki gün kala Humeyni işgali bitirmek için bazı talepler sundu. Ama iki gün sonra iktidarda Reagan vardı ve elçilik işgali sona erdi.
Şimdi sıra burjuvazinin diğer temsilcilerini tasfiye etmeye gelmişti. Bu noktada mollaların imdadına Saddam Hüseyin yetişti: 22 Eylül 1980’de Irak orduları İran’a saldırmıştı. Saddam Hüseyin, İran’daki durumu hesaba katarak Basra Körfezi’ni işgal edip bölgesel güç olma hayallerini gerçekleştirebileceğini sandı. Bir önemli faktör de İran’daki devrimin Irak’a sıçrama tehlikesiydi. Saddam İran’a saldırarak hem devrim tehdidinin önüne geçmeyi hem de iç karışıklıkları bastırmayı amaçlıyordu. Saddam’ın hesaplarında Batının kendisini desteklemesi vardı ve kısa bir süre içinde zafer kazanmasını sağlayacak ölçüde olmasa da beklediği desteği aldı.
Savaş, Şii mezhepçiliğini ve Fars milliyetçiliğini ateşledi ve tüm kitleleri Humeyni’nin peşine taktı. Humeyni, Saddam’ı emperyalistlerin desteklediğini ve amaçlarının devrimi bastırmak olduğunu söyledi. Ne trajiktir ki sol, yine Humeyni’nin kuyruğuna takıldı. Savaş, sistemin sağlamlaştırılmasını da beraberinde getirdi. Şahı deviren devrimci yığınların savaşla birlikte olanları sorgulamaya fırsatı kalmadan, karşı-devrim boğucu bir şoven propaganda ve şiddetle kitleleri bastırdı; sesini çıkaranlar bozguncu ve emperyalizmin ajanı olarak suçlandı. Aynı süreç toplumsal gelişmeyi de etkiledi ve toplum onlarca yıl gerilere itildi.
İslâm karşı-devrimi pervazsızca davranmaya başlamış, işçi sınıfı üzerinde ve sokaklarda şiddet hakim olmuştu. Artık iktidar mollalardaydı. Sol ve Ulusal Cephe durumu kavradığında, ne yazık ki geç kalmıştı. Halkın Mücahitleri başarısız bir ayaklanma gerçekleştirdi. Mollalar ayaklanmayı bastırdılar ve emekçi yığınlara gözdağı vermek için bir günde 165 kişiyi idam ettiler.
İran bir anda iç savaşın eşiğine gelmişti; ülke peş peşe idamlarla sarsılıyordu. Bir günde 200 kişinin ismi birden yayınlanıyor ve asılarak idam edilecekleri açıklanıyordu. Muhalefet ise, Humeyni’nin önemli adamlarını suikast düzenleyerek ortadan kaldırıyordu. 28 Haziran 1981’de Halkın Mücahitlerinin İCP merkezine düzenledikleri bombalı saldırı sonucunda, aralarında 14 bakan ve 27 meclis üyesinin bulunduğu 74 kişi öldü. 30 Ağustos 1981’de düzenlenen ikinci saldırıda ise yeni cumhurbaşkanı ve başbakan öldürüldü. Mollaların terörü bu saatten sonra çığrından çıktı; “Devrim Muhafızları” ve Hizbullah sokaklarda rastgele ateş açmaya, insanları keyfi bir şekilde kurşuna dizmeye başladılar.
Nitekim birkaç ay içinde idam edilenlerin sayısı 10 bini aşmış, Kürt ulusal hareketi başta olmak üzere tüm ulusal hareketler bastırılmış, grevler yasaklanmış, şuralar ve komiteler dağıtılmış ve devrim İslâm karşı-devrimiyle son bulmuştu.
İslâm karşı-devrimiyle ekonomik hayat bazaari burjuvazisinin çıkarları temelinde yeniden yapılandırıldı ve Humeyni önderliğinde kurulan rejim yine sermayeye hizmet etmeye devam etti. Emekçi yığınların sorunsuz sömürüsü Şah döneminden onlarca kat daha kolaylaştı. İşçi sınıfı örgütlenme hakkını kaybetti; açlık ve sefalet yaşamın bir parçası olurken, sınıfsal çelişkiler alabildiğine derinleşip kökleşti.
Toplum faşizan şeriat tarafından hadım edildi. Kitlesel katliamlara girişildi, politik mahkûmlar yığınlar halinde idam edildi. Kadınlara uygulanan recm cezaları ve yığınsal idamların kitlelerin önünde yapılması, toplumu ve özünde emekçi sınıfları sindirip bastırmaya yönelik bir gözdağı olarak kullanıldı, halen de kullanılıyor. “Devrim Muhafızlarının” terör estirmesi de cabası.
Bugün şeriat, İran kapitalizminin gelişiminin önünde ciddi bir ayakbağı oluşturuyor. Dünya sermayesiyle bütünleşmek isteyen İran kapitalistlerinin cüssesine şeriat gömleği dar geliyor. Toplumsal çelişkilerin yükü altında olan İran, değişime yönelik her adımında büyük çatışmalar yaşıyor. Toplumsal muhalefet giderek artıyor ve bu burjuvazinin yüreğine büyük korkular salıyor. Şimdi tüm dertleri, pimi çekilmiş bomba yüklü bu tankeri nasıl etkisiz hale getirecekleridir.
Tüm Ortadoğu’ya yeni bir şekil verilmek istendiği bu dönemde, İran da diğer bölge ülkeleri gibi pek çok gelişmeye gebedir. İran halkına yıllardır zulmeden şeriat rejiminin kaderini kendi çıkarları doğrultusunda belirleyecek olansa İran işçi sınıfından başkası değildir.
|