Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 ... 252
|
|
5
|
Edebiyat - Duygusal / Hayat'a dair / SİNİRLENDİĞİNİZDE BU ÖYKÜYÜ HATIRLAYIN
|
: Mart 08, 2008, 12:38:19 ÖS
|
|
Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş... Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.
|
|
|
|
|
6
|
Edebiyat - Duygusal / Hayat'a dair / SEVGİLER PAYLAŞTIKÇA ARTAR
|
: Mart 08, 2008, 12:37:43 ÖS
|
|
Sevgiler Paylaşıldıkça Artar!
"Bir tebessümle dahi olsa, arkadaşını sevindirmeyi ihmal etme"
Birkaç yıl önce, Seattle Özel Olimpiyatları'nda, zihinsel özürlü olan 9 yarışmacı 100 metre koşusu için başlama çizgisinde toplandılar. Başlama işareti ile birlikte hepsi birden yarışa başladılar. Bir hamlede başlamadılar belki ama, yarışı bitirmek ve kazanmak için istekliydiler.
Yarış baslar başlamaz içlerinden genç bir delikanlı tökezleyip yere düştü ve ağlamaya başladı. Diğer 8 yarışmacı genç delikanlının hıçkırıklarını duydular ve yavaşlayarak geriye baktılar. Sonra hepsi yönlerini değiştirdiler. Geriye dönerek genç delikanlının yanına geldiler. İçlerinden Down Sendromlu bir kız eğilip genç delikanlının yanağına bir öpücük kondurdu ve "-Bu onun daha iyi olmasını sağlar" dedi. Sonra dokuzu birden kol kola girdiler ve bitiş çizgisine doğru hep birlikte yürüdüler. Stadyumdaki herkes ayağa kalkıp dakikalarca bu yürekli insanları alkışladılar. O gün orada bulunan herkes hala bu öyküyü anlatıyor.
Neden dersiniz? Çünkü öğrendikleri bir şey vardı ki; HAYATTA ONEMLI OLAN SEY SADECE KENDIMIZ ICIN KAZANMAKTAN ZIYADE, YAVASLAMAK ANLAMINA GELSE BILE KENDIMIZLE BIRLIKTE DIGERLERININ DE KAZANMASINA YARDIM ETMEKTIR! ...
"Bir tebessümle dahi olsa, arkadaşını sevindirmeyi ihmal etme
|
|
|
|
|
7
|
Edebiyat - Duygusal / Hayat'a dair / ÇİÇEK ve SUYUN HİKAYESİ
|
: Mart 08, 2008, 12:37:09 ÖS
|
|
Çiçek ile Suyun Hikayesi
Sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmez...
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...
|
|
|
|
|
8
|
Edebiyat - Duygusal / Hayat'a dair / ELMA VE ÇOCUK
|
: Mart 08, 2008, 12:36:28 ÖS
|
|
Adamin biri bir cocuga bir elma vermis. Cocuk cok sevinmis. Bir elma daha vermis.Cocuk daha cok sevinmis. Bir elma daha verince cocuk sevincten deliye donmus. Ve bir elma daha verince, cocuk dort elmayi elinde zaptedememis,sonuncusunu dusurmus yere... Bu sefer aglamaya baslamis cocuk. Hayat boyledir iste...Hayal etmedigimiz bir saadete eristikten sonra, onun bir lokmasini dahi kaybetmek bizi perisan eder.
"Keyifler degildir yasami degerli yapan. Yasamdir, keyif almayi degerli kilan"
|
|
|
|
|
9
|
Edebiyat - Duygusal / Aşk'a Dair / BEN ve GECELERİM HEP SEVECEĞİZ SENİ
|
: Mart 08, 2008, 12:33:44 ÖS
|
|
Daha kaç geceler böyle sessiz, böyle sensiz yaşayacağım? Bilmiyor musun ki ey yar, beni ne çok mahvediyor uzaklığın, ne çok bölüyor kalbimi kalbin...
Bir gece daha başlıyor... Önümde upuzun yaşayacağım bir gecem, bir karanlığım daha var. Saatlere, saniyelere gireceğin; damarımdaki kanıma kadar işleyeceğin bir gecem daha başlıyor... Bir gecem, bir sevdam daha başlıyor ama yazık ki gözyaşları ma giren olmayacaksın yinede.
Beni artık acılarımla baş başa bıraktı ağlamalarım. Gözyaşlarım bile beni terketti.Sen geldiğinden, sen olduğundan beri tüm herşey beni terketti. Ben de tükettim onları zaten. Evet artık geceleri uyuyamıyorum. Karanlıklar başlar başlamaz başlıyor kalbimin aglamaları.Önceleri onları dinlemeye, onlara ses vermeye çalışıyordum. Farketmiyormuşum gibi davranıyordum. Sırf o karanlık geceyle yüz yüze gelmemek için.
Biliyordum o yalnızlığı yaşamam gerekiyordu. Bir insan arıyordum yanımda, geceyi bana unutturacak.
Onun iyi, güzel ve çirkin olması da önem taşımıyordu. Yeter ki olsun yanımda. Olsun ki gece üzerime üzerime gelmesin. Yanımda birini görüp vazgeçsin benden.Veya yanımda birileri olsun da unutayım istiyordum SENİ. Biliyordum ki geceyle yüz yüze kaldığım zaman Sevda dışında bir şey olmayacaktım. Sonra, sonra bu dönem de kayboldu. Yalnızlığı arayan, yalnızlığa özlem duyan oldum.O karanlık gecelerin ıssızlığına gömülmekten kaçamaz oldum. Çünkü onlar da seni buluyordum. Çünkü bana gündüzlerin veremediğini veriyordu geceler SENİ...
Gündüzlerde yoktun, aydınlarda yanımda yürüyen değildin. Ama geceleri öyle miydi? Geceleri yüreğimde yürüyordun ve ben adımlarında yaşayandım. Artık uyuyamıyorum. Hem de hiç mi hiç Ne kadar çabalasam da olmuyor. Bir garip ağırlıkla kah seni bekleyerek kah gelmeyeceğinden emin olarak geçiriyordum saatleri.
Seni yaşıyordum. Gecelerde yüz yüze kalıyorduk seninle.Gece vefalı, fedakar bir anne gibi kucağına alıyor beni sabaha kadar götürüyordu. Zaman akıyormuydu, geçiyor muydu bilen değilim. Hiçbir zaman da bilen olmadım. Bu yaralarla, bu kanıma işleyen aşk yangınlarıyla sabaha nasıl kül olmadan varabiliyordum? Bilmiyorum gerçekten. Yanmaktan ateş olduğum bu gecelerde beni tüketmeyen neydi?Sevgin mi? Beni evirip çevirip kora getiren söndürmeyen neydi?Bağrımdaki yangından neden yok olmuyordum? Beni sabaha vardıran geceler miydi yoksa?
Geceler Benim gecelerim.... Senin gecelerin... Seni yaşadığım Geceler. Gönlümde bir derin yarasın sen! Bu gecelerde de çok şey istedim bir şeyler yapabilmeyi. Elime çoğu kez kalem kağıt alıp seni yazmayı istedim. Olmadı ama.Kalbim seninle öylesine doluydu ki her hareketim sönük kalıyordu. Ben çaresizliği kapılıp gidiyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Saatlerce, saatlerce oturup seni düşünüyordum. Kalbimde bastırmaya çalıştığım duygularıma ilk olarak geceleri yaşama hakkı veriyordum. Herkesten gizlemeye çalıştığım o korları gecelere çıkartıyordum sanki. Gecelerden saklamıyordum hiçbirşeyi. Gecelerle paylaşıyordum, ve geceler sarıyordu beni. Beni alıp sensizliğin okyanusunda boğmuyordu. Beni sensizliğin zirvesinde, en uç noktasında aşkın sonsuzluğuna götürüyordu.
Artık bu geceleri sevmeye başlıyorum. Bana seni getiren geceler...Benim gecelerim onlar...Benim senlerim benim yalnızlıklarım, benim aşklarım diyebildiğim gecelerim.Evet artık uyuyamayan, ağlayamayan gözlerime ağlamıyorum. Gecelerimi de feda ediyorum sana. Gündüzlerde söyleyemediklerimi gecelerde haykırıyorum. Ve uçsuz bucaksız seviyorum seviyorum SEVİYORUM.
Artık uyuyamıyorum, evet. Uykular haram oldu bana senden sonra. Hem nasıl uyuyabilirim ki? Gözlerin var artık gecelerimde, senin gözlerin senin karanlık gözlerin.. Hiç görmediğim gözlerin.... Sanıyorum ki artık sana yalnız ben değil, geceler de vurgun! Beni böylesine koynuna alışı, karanlığında bunca aydınlatması neden? Evet sen öyle güzel, öyle güzelsin ki, geceler de seni sevdi.Öyle ki sana ihanet edip de seni yaşamıyormuşçasına uyumaya, gözlerimi yummaya çalıştığım zaman hemen giriveriyorlar içime ve seni getiriyorlar bana. Gözlerimi öyle bir açıyorlar ki bir dahasına kapayamıyorum bile...
Ve ağlayabilmeyi diliyorum bazı geceler. Bunu gecelerden sonsuza diliyorum. Ağlasam, doyasıya hıçkırırcasına ağlasam belki seni bir parçacık olsa unutur ve kendi içime gömülür birazcık gözlerimi yumabilirim diye düşünüyorum. Sabahları uykuda yakalayan olmaktan çıkıp, sabahları uykuda bulunan olmak istiyorum. Bunun için istiyorum ağlayabilmeyi. Sana olan özlemimi, içimde bir dağ kadar ululaşmış hasretini belki bir parça dindirebilirim diye düşünüyorum. Belki seni birazcık gömebilirim de yüreğime, rahatlarım diye umuyorum olmuyor.
Ağlamaya çalışıyorum, ağlamalarım bana isyanlar ediyor. Geceler bana bu isteğimi vermiyor. Ne zaman ağlasam yalnızca ve yalnızca bir iki gözyaşı olup kalıyorsun gözlerimlde. Gözlerimde donan birkaç damla yaş oluyorsun, o yaşları da sarıyor geceler. O yaşlarla birlikte alıyor yanına geceler beni... Geceler unutmamı istemiyor seni, geceler bana ihanet ediyor. Geceler senden yana sevdiğim, geceler seni yaşamamı istiyor. Sözümü dinlemiyor....
Güneşi özlediğim oluyor arada bir. Yeter diyorum bunca yıldızla arkadaş olduğum. Seni unutup da yıldızları gördüğüm anlar olursa tabii. Beni böyle gördükleri zaman anlamıyor insanlar. Nasıl böyle saatlerce kalabildiğimi sorup duruyorlar. Böyle tüm dünya uyku içindeyken benim nasıl karanlığın içinde bakışlarımı dayattığımın sırrını anlamıyorlar. Ve onlar bilmiyorlar ki içim bir kordur...Tüm dünya, tüm tabiat susmalarda ve uykulardadır belki ama benim yüreğimde gizlenmektedir tüm dünya... Ben içime tüm insanları,,, tüm milyarları almışım. Farkında değiller. Herkesi ve herşeyleri sığdırmışım içime. Bir sen sığmıyorsun, bir seni sığdıramıyorum kalbime, bilmiyorlar...Ve senin uzaklığın, ve senin gece kadar olan uzaklığın... Bana öyle uzak öyle yabancısın ki sevdiğim, seni senden istemeye korkuyorum. Geceleri bu yüzden seviyorum. Seni sevmeme engel olmuyor, seni bana getiriyor... ve seni gecenin karanlığında buluşumdandır seni gündüzleri istemeyişim. Evet sevdiğim bana her şeyden ve herkesten uzaksın. Herkesin yaşamına giriyor, her şeyi paylaşıyorsun insanlarla... Ama bana gelmiyorsun. Ama ama sitem bile etmiyorum... Sana söyleyecek söz bulamıyorum. Söyleyecek bir şeyler arasam ve bulsam biliyorum geceler alır onu elimden, dilimden de. Sana söyleyeceklerimin hesabını yapsam sabahlar buna izin vermez. Ve ben seni yaşıyorum. Olsa olsa sana BU SEVGİYİ YAŞA diyebilirim.Gel birlikte yaşayalım demeye dilim varmaz. Geceler bunu bırakmaz yanına. Kaybettiğim değilsin. Ben seni hiç yitirmedim. Çünkü içimde taşıdığımdın hep. Benden bir parça oldun sen. Ben kendimi yitirmediğim sürece sen de kaybolmayacaksın.
Evet, seni anlamakla, seni yaşamakla, seni sevmekle geçirdiğim bu gecelerde, sabahladığım bu gecelerde, benden çok uzaklarda bulunan sana uykularında bir rahatlık veriyorsa sevdam, ne mutlu bana. Gecelerim...Sarın yaralarımı geceler demiş bir şair.. Beni bu geceler mahvetti desem haksızlık mı ederim onlara. Beni sen mahvettim desem yalan olur bu. Ama beni bu geceler, geceleri de bana musallat eden sensin. Senin sevdanla başladı gecelere sevda yazmam. Sevda masalı okumam bundandı. Ben bu gecelerde tüm karanlıkları dağıtabilirim. Bana hüzünlerini, bana acılarını ver sevdiğim. Ver ki senin acılarını da ortak edeyim gecelerime. Ver ki gecelerle kavgalı olayım. Şimdi seni getirdikleri için onlara ses bile çıkarmıyorum. Sen yaşadığımsın, yaşatanımsın. Sevdamsın sen... Belki ben anlatamıyorum ama geceler bu sevdaya şahittir. Çünkü artık onlarda bu aşka ortak oldular. Belki benden bile çok seviyorlar seni. Ben seni hiç mi hiç gözlerimle bitirmek istemedim. Ve gecelerin içinde, gecelerle birlikte hep sevdim seni...VE HEP SEVECEĞİM...
Ne kadar birlikte olamayacağımızı bilsem de Ben ve Gecelerim Hep seveceğiz seni...
|
|
|
|
|
10
|
Edebiyat - Duygusal / Hikayeler / ESRARENGİZ SOKAK
|
: Mart 08, 2008, 12:32:53 ÖS
|
|
Alacakaranlığın sonlarına doğru sokağa sis hakim oldu. Gündüzün gürültülü sesleri yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Karanlık ağırlaştıkça kuru soğuk donduruyordu. Sıcaklık birden 0 derecenin altına indi. Sokağın biraz uzağındaki caddenin cıvıl cıvıl hareketliliğine rağmen, o taraftan bu tarafa geçmeye kimsenin cesareti yetmiyordu. Bu cesaretsizlikleri belki kıyıda köşede bekleyen hırsız, ayyaş nedeniyleydi fakat, hırsız ve ayyaşı da korkutacak başka şeyler de vardı. Sokakta in cin top oynuyordu.
Aşağı doğru eğimlenen evler, barakaları andırıyordu. Pencereler kırık dökük, bahçelerindeki bataklıklar, neredeyse yıkılma noktasındaydı. Topu topu 3-4 ev vardı geniş sokağın içinde. Toprak yolları bir aracın geçmesiyle toza boğuluyordu. Sokağın başında, adını gösteren levha vardı, ok olan tarafındaki çivisi düştüğünden, ok aşağıya dönmüştü, rüzgar nedeniyle sallanıp duruyordu. Birçok rivayet söylenmişti üstüne ama çoğunda inanılmayacak şeylerdi. Yaşlı bir kadın gece yarısı geçerken evlerden sesler geldiğini söylemişti, kimse inanmamıştı fakat o andan sonra o sokağa da kimse uğramamıştı. Osmanlının kıyıda kalmış eski evleri, biraz ilerideki günümüz evlerinden çok uzaklardaydı sanki.
Elektrik direğindeki kablolar parçalanmıştı, sokak lambası yanmıyordu, neredeyse sağlam bir tek kaldırımları kalmıştı.
Sokağın canı olsaydı, heralde üzgün olurdu, "Ah" derdi, "nerede o eski günler, yüzyıllar önceki cıvıl cıvıllığı, şu dört evde oturan insanlar, kalabalık aileler. Gündüzün hareketli saatleri, gecenin güzel oyunları, pırıl pırıl evler şimdi ne haldeyim" derdi heralde. Köşeye itilmişti sanki, kentin dibinde kalmıştı.
Sokağın ilerisindeki caddeden ilerleyen bir kamyonet ön tarafta üç kişi sıkışmış, arkada da bir evin yükü vardı. Eşyalar birbiri üstüne düzensizce serpilmişti.
"Hey çek ayağını, ayağımı ezdin" dedi ortadaki adam.
"Haa! Pardon" diyerek ayağını çekti sağdaki adam.
Şoför: "Yahu geç kalacağız baya, şimdi bizim Bursa'yı geçmiş olmamış gerekti, oysa daha nerelerdeyiz."
"O halde daha hızlı git, görmüyor musun yollar bomboş." dedi ortadaki, iki kişiye oranla oldukça kısa olan adam.
"İstesem uçarak gideceğim de, yük çok ağır, hızlanamıyorum. Motordan sesler geliyor."
"İyi" dedi ortadaki adam, "O zaman dal şuraya da kestirmeden gidelim bari."
"Oranın kestirme olduğunu nereden biliyorsun ki" dedi şoför.
"Bilmem. Tahmin ettim" dedi ortadaki. "Ahh!" diye bağırdı tekrar "yahu kaç defa söyleyeceğim çek şu ayağını."
"Haa! Pardon" dedi sağdaki adam.
Kamyonet caddeden ayrılarak sağdan toprak yola girdi. Şeytanların bile uğramadığı, herşeyin yıkık dökük olduğu uzun bir yola girmişlerdi.
"Yollar amma da bozuk" dedi şoför. Araç sallana sallana gidiyordu. Bazen taş parçalarına çarpıp iyice bir sendeliyordu. Motor da zaman ilerledikçe daha çok "imdat" diye bağırır gibiydi.
"Ne diye bizi buraya soktun" dedi sağdaki. Ortadaki ses çıkarmadı. Saatine baktı 22.20 "iyice geç kaldık" dedi ortadaki. "Adam da iyice uyarmıştı geç kalırsanız paranızı keserim diye."
"Keşke birahaneye gitmeseydik" dedi şoför. Bir müddet sessizlik oldu. Kamyonet uzun yolu bitirince, sokağın önünde, sallanan levhanın biraz gerisinde durdu. "Neden durdun" dedi ortadaki, "Hadisene".
"Yahu biz yanlış gidiyoruz. Bu sokağın çıktığı yerin neresi olduğunu bile bilmiyoruz. İyice yönümüz şaştı."
Bu sırada arabanın motoru bir "ohh" çekti.
"Hep senin sivri zekan nedeniyle oldu" dedi sağdaki, ortadakine bakarak. "Bir sürü kestirmeye soktun bizi, sonunda kaldık armut ağacı gibi".
"Tamam tamam" dedi ortadaki, "geri dönelim o halde, hadi caddeye geri dönelim".
"On dakika boşuna geldik" dedi şoför. "Neyse hadi gidelim o halde".
"Sis de iyice bastırdı" dedi şoför, "Yahu nedir başımıza gelen". Kontak anahtarlarını çevirdi, Motordan tirenin giderken çıkardığı ses gibi bir ses geldi. Şoför tekrar denedi bu sefer daha değişik sesler gelmeye başladı.
"Galiba itmeniz gerekecek" dedi şoför. Sağdaki kapıyı açtı, inince ortadaki de peşinden dışarıya çıktı.
"Üf" dedi ilk çıkan, "Ne biçim soğuk var".
"Ben de üşüdüm" dedi sonraki, daha kısa boylu olanı.
"Ne biçim sis bu be. Hiç böylesi bir sis de görmemiştim" dedi kısa olanı.
Aracı itmeye çalıştılar. Yavaş yavaş ağaç ilerlemeye başladı. Şoför, eğimli sokağa doğru direksiyonu kırdı ki ağaç daha rahat çalışabilsindi. Araç yavaş yavaş hızlandı, arkadakiler itmeye devam ediyorlardı. İyice hızlanınca arkadakiler bıraktı itmeyi, kamyonet hızla gitmeye başladı fakat motor çalışmıyordu. Sokağın eğimiyle birlikte hızı iyice arttı. Arkadakiler oldukları yerde durmuş aval aval kamyonete bakıyorlardı.
Şoför frene basıyordu fakat frenler tutmuyordu. Araç hızla aşağıya doğru ilerledi. Sis ağır olduğundan, kamyonet gözden kayboldu. Arkadakiler ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
"Kamyonet nereye gitti" dedi kısa olanı.
"Bilmem ki" dedi uzunu.
"Gidip bakalım mı"
"Boşversene, kimbilir hangi cehenneme gitmiştir. Bu sokağın sonu görünmüyor."
"Eee ne yapacağız" dedi uzunu.
"Bilmem ki" dedi ötekisi, saatine baktı, 11'e 20 dakika vardı.
"Bu iş pek hayırlı değil" dedi kısası, "en iyisi mi geri yürüyelim, şoför başının çaresine bakar."
"İyi o halde, caddeye kadar epey yol var ama".
"Olsun" dedi kısası, "buraya girmektense yarım saat yürürüm."
Yavaş yavaş sokağın başından ayrıldılar. Sislerin içinde hem soğuktan hem de heyecanla karışık korkudan titreye titreye yollarını tuttular.
Saat 23.00'de sis iyice hakim olmuştu artık. Neredeyse göz gözü göremeyecek kadar ağırdı hava. Tam 23.00'de dört evden de saat çanları duyulmaya başlandı. Hayatın var olduğunu gösteren belirtilerdi sanki. Evlerin bahçelerinde bulunan bataklıklardan kurbağa sesleri gelmeye başladı. Köpekler uluyordu, sesler artıyordu, evlerden bağırışlar geliyordu. Sokakta göz gözü görmüyordu ama, gürültü birden patlak vermişti.
Eşyalar canlanmıştı sanki, kıpırdanmalar, bağırışlar bütün sessizliğin öcünü alıyordu. Bu gürültü karşısında, baygın kamyonet şoförü kendine geldi. Kamyonet kaldırıma çıkmış, bir evin bahçesine girmiş ve yan yatmıştı. Zar zor kendini doğrulttu. Diğer kapıdan yukarı attı kendini, sonra tekrar eski yerine döndü, "Nerdeyim, bu gürültüler de neyin nesi" diye söylendi kendi kendine, biraz sakinleşti. Evden "onu bana atma" diye bağırış geldiğini duydu. Sonra da bir şey atıldı ve gürültülü bir demir sesine benzer ses çıktı. Şoför olduğu yerde durmakla çıkmak arasında bir tereddüt içinde kaldı. Yakınındaki bataklıktan gelen kurbağa sesleri canını sıkmaya başlamıştı.
"Yeter! Daha fazla kalamam" deyip tekrar diğer kapıdan kendini dışarı attı. Arabanın arkasına geçip eşyaların arasında kendini sakladı.
"Sabaha kadar beklerim" deyip endişeyle sesleri dinlemeye başladı. Beklemekle saat bir türlü geçmek bilmiyordu, merak içindeydi, kenardaki aracın arka kısmını örten bezi yırtarak bir delik açtı. Evi gözetlemeye başladı. Hiçbir ışık yoktu. Fakat gürültüler devam ediyordu. Bir ses duydu, baya tedirgin oldu.
"Şu araba da neyin nesi".
Birden ortalığı sessizlik kapladı. Şoförden soğuk terler boşalmaya başladı. Bataklıktan kurbağa sesleri gelmiyordu artık. Birkaç ayak sesi duydu. Kapı eşiğindeki merdivenlerden iniyordu.
Şoför delikten o yöne baktı, sadece bir ışık gördü, başka da bir şey görünmüyordu. Evden piyano sesleri gelmeye başladı. Şoförün bakmasıyla ışık aniden söndü, piyano sesi de kesildi. Hiçbir şey görünmüyordu şimdi. Şoför bir müddet sonra baygınlıkla karışık uykuya daldı.
Sabahın gizemli aydınlığı, birbirleriyle haberleşen kuşların cıvıltılarıyla şoför kendine geldi. Eşyaların arasından sersemlemiş şekilde sıyrıldı. Boynunda bir ağrı vardı. Yan yatmış kamyonetten dışarı çıktı. İlerki caddede oturan 9-10 çocuk bu sokağı kendilerine mesken tutmuş oynuyorlardı.
Şoför, kapı eşiğinden içeri girdi. Evin hertarafı kırık döküktü. Yerler toz içinde, pencereler inmiş, kapılar delik deşik, eşyalar kullanılamaz haldeydi. Merdivenlerden bir üst kata çıktı, alttaki kattan bir farkı yoktu. Saat durmuştu. Dışarıda oynayan çocuk sesleri oraya kadar geliyordu. Adam kendi kendine, "bu ev onarılıp çok güzel kalınır burada". dedi. Sonra merdivenlerden alt kata indi ve dışarı çıktı. "Neyse, kamyoneti daha sonra çıkarttırırım" diyerek bahçe kapısından dışarı çıktı ve caddeye doğru yürümeye başladı. Yaşadıklarına bir anlam verememişti ancak fazla umursamamıştı da.
Hava kararmaya başlayınca çocuklar sokağı terketti. Sokak yine eski yalnızlığına bırakıldı. Alacakaranlığın ardından oluşumlar yavaş yavaş başlıyordu. Dört evin bahçesindeki bataklıklardan tek tük kurbağa sesleri gelmeye başladı. Evlerin saatleri daha çalışacak enerjiyi elde edememişlerdi ama birkaç saat sonra deli gibi ibreler dönmeye başlayacaktı. Evdeki tozlar eşyalardan sıyrılmaya başladı, evde bir düzen beliriyordu.
Saatlerin üst kenarlarında daha %10 oluşumunu tamamlamış iki göz kapağı seçilebiliyordu.
Sokak eski gece hayatını, hareketliliğini arıyordu
|
|
|
|
|
11
|
Edebiyat - Duygusal / Aşk'a Dair / İSİMSİZ SEVGİLER..
|
: Mart 08, 2008, 12:31:55 ÖS
|
|
Bize sevmesini öğretmediler sevgili,bize hep sevgiyi saklamasını öğrettiler Hep bekletmeyi..hep ertelemeyi...bu yüzden biz kiminle birlikteysek bir diğerini ama hep uzakta olanı özledik,hiç dinmedi doyumsuzluğumuz,biz hep uzaktakini sevdik sevgili...yanımızdakini değil,odamızın duvarının arkasındakini değil,birşeyler paylaştığımızı değil,uzaklardakini ulaşamadığımız kadar uzaklardakini sevdik... Yanımızdakileri kırıp geçirdik incitip üzdük de, hep ulaşamadıklarımıza sakladık söyleyemediğimiz o güzel sözleri... Özlediğimiz sevgiden delice korktuk biz sevgili. Sevmek bizim için sınırlarımızdan hiç çıkmamaktı. Kendi sınırlarımızda sevmek hep kapana kısılmaktı.Bu korku yüzünden hep karşımızdaki insanların sevgisini eksik bulduk,küçümsedik onların sevgisini,yeni heyecanlar arama isteği vardı.Bir kişide takılı kalmak ne kadar basit diyorduk. Gözümüz hep uçan kuşlardaydı Yüksek dağların en tepesinden bakıyorduk insanlara biz. Sorun bizdeydi sevgili. Sevgiye inançsız olan bizdik...Bir insan bizi sevmeye başladığında yenildiğinde sevgimize;ondan uzaklaşır, nasıl da tiksinirdik sevgilerinden biz. Ama bizden biraz uzaklaşmaya görsünler onları yana yakıla nasıl da arardık. Çünkü biz sevilmeye alışmıştık, hatırlasana nasıl da ihtiyaç duyardık seslerine, kokularına. Kaybolmuştuk dağıttığımız sevgilerde. Kim bizi seviyordu, biz kimi seviyorduk. Sınırlar erir, karışırdı herşey. Öksüz sahipsiz bir sevgimiz vardı ama onu kime vereceğimizi şaşırdık. İnanırlardı bize,inanırlardı o öksüz, sahipsiz, başıboş sevgimize. Çünkü çevremizdeki herkes o kadar hasretti ki sevgiye.. Çünkü onlar da bizim gibi sınırlar içinde büyümüşlerdi. açılamıyorlardı kendilerini tanıyamadan çıkamazlardı, sınırdan izinsiz çıkış yoktu bize sevgiye geçit yoktu.Kaç zamandır kendimizi kandırdık sevgili. Kimi sevenler şarkılarda yaşatır sevdiğini,kimi eski cüzdanındaki eski, soluk bir resimde, kimi ise hayallerle süslediği sınırlı dünyasında anlatacak çok şeyleri yoktur.Çok olan sadece çektikleri acılardır sınırlı dünyalarında. Bunu bilirler sevgili,ama kıramazlar zincirleri. Aşkı,sevmeyi,sevilmeyi kendimizi adamayı o kadar çok özlemişken,aynı zamanda ikiyüzlülükte içimize işlemişti.Kendimden biliyorum,gözümüzde hayatımızın zerre kadar önemi yoktu.Gerektiğinde hayatımızı hiçe sayacak kadar kahraman ama bir o kadar da yalancı ve riyakardık sevgili. Patlayıcı bir madde gibi taşırdık sevgileri.Kaygı dolu,ürküntü dolu bir sır gibi taşırdık sevgileri.Okuduğumuz yoksulluk romanlarında,gözyaşlarıyla seyrettiğimiz filmlerde anlatılan kahramanların hayatlarından daha berbattı hayatımız aslında.Ama kendimize duymadığımız şefkati onlara duyardık.. Birbirimize ne kadar ne kadar üzüldüğümüzü gösteremediğimizden, birbirimizin derdine yeterince eğilemediğimiz için bu filmlerdeki kahramanların hayatlarına ağlardık doyasıya...Aslında birbirimizi çok sevmek istiyorduk,ama nedense çok utanıyorduk bundan ve hep erteliyorduk. Yürürken sokakta karanlıklar eşlik ederdi yalnızlığımıza Sokağın sonunda o gökyüzünün yalancılığı bizi de vururdu kaybolan o sahipsiz aşklarıda... Biliyormusun bugüne kadar hep seviyormuşum gibi yaptım ben.Aslında onları tanımıyordum ben,ama yinede ihtiyacım vardı sevgilerine . Bağışlasınlar beni ve unutmasınlar, onlar adına onlardan daha çok acı çektim ben... Bir tek seni tanıyorum aslında ben... Bir tek seni... Dinliyorum anlat hadi... Demek sonsuza dek kaçıyormuş insan kendisinden..
|
|
|
|
|
12
|
İslam ve İnsan / İslami Öyküler ve Hikayeler / öLÜMSÜZ ÖYKÜ
|
: Mart 08, 2008, 12:31:15 ÖS
|
|
Hızır peygamber Allah'ın kendisine bahşettiği güçlerle görevini yapmak için dünyayı dolaşmaktadır. Yolculuklarından birine İlyas peygamberde katılmak ister. Hızır peygamber, "Bu yolculuğu yapamazsın. Benim Allah'ın bana verdiği bazı görevleri yapmam gerekir, oysa sen bunları anlayamazsın ve soru sorarsın. Oysa anlatmakla memur değilim ve sen ayrılmak zorunda kalırsın." diyerek uyarır onu. Ama İlyas peygamber ısrar eder, "Söz." der, "Ne yaparsan yap soru sormayacağım." Yola çıkarlar, bir nehir kıyısına kdar gelirler. Karşıya geçmeleri gerekir, bir sandalcı vardır orada ama ona verecek paraları yoktur. Dertlerini söylediklerinde balıkçı, onları karşıya parasız geçirmeyi kabul eder. Balıkçı'nın iki oğlu ve bir karısı da onunla yaşamaktadır. Kadın, ihtiyarın Hızır ile İlyas peygamberi parasız taşımasına itiraz eder. Ama adam yine de kararından dönmez. Balıkçı, iki oğlu ile birlikte seyyahları karşıya geçirir. Ama öylece bırakmaz, "Hava kararmak üzere beyler. Bizde bu gece sizin yanınızda kalalım, azığımızı paylaşalım." der. O gece karşı kıyıda ihtiyar ve iki oğlu onlarla kalır. Yemek sunarlar... İlyas peygamber gecenin yarısı, Hızır peygamberin dürtmesiyle uyanır. "Hadi gidiyoruz." der. "Sen hazırlan ben geliyorum." Ve kayığın içine girip bir kaya parçasıyla dibinde delik açar. Sonra İlyas peygamberin şaşkın bakışları altında yanına gelir ve yolu koyulurlar. Bir süre sonra İlyas peygamber dayanamaz, "Ey Hızır, ihtiyar adam bize iyilik etti, parasız bu kıyıya taşıdı, yemek sundu. Sen onun iyiliğine ekmek teknesine zarar vererek karşılık verdin. Kayağın dibini deldin. Neden yaptın bunu?" Hızır peygamber soruya cevap vermez sadece, "Bak ben seni yola çıkarken uyarmıştım. İstersen ayrılalım, ama sana neyi neden yaptığımı açıklayamam." İlyas peygamber bu sözler üzerine, yanlış yaptığını, mutlaka Hızır peygamberin davranışında bir hikmet olduğunu düşünür, özür diler ve yola devam ederler. *** Bir ormandan geçerken silahlı askerler peşlerine düşer. Onlardan kaçarak bir köye kadar gelirler. Köylüler askerlerden kaçan bu kişilerin yanlarına gelmelerini engellemek için taş atarlar. Onlarda köyün çevresinden dolaşırken, korunak için örülmüş taş bir setin yanından geçerler. Taş setin bir kısmı yıkılmak üzeredir, birden Hızır peygamber durur ve İlyas'ı da yanına çağırarak taş seti onarmaya başlar. İlyas peygamber askerlerden kaçmaları gereken bu zamanda kendilerine taş atan bu köylülere iyilik yapmak için durmalarına şaşırır ama devam eder. bir süre sonra taş seti onardıktan sonra kendilerine yetişen iki askerle dövüşüp kaçmayı başarırlar. İlyas peygamberin merak duygusu artmıştır. yine de sözünü hatırlayıp soru sormaz. *** Yolları bir deniz kıyısına düşer. Orada zengin ve mutlu gözüken göçebe bir halk vardır. Gelen konukları iyi karşılarlar, onlara yemek verirler. Bu sırada İlyas peygamberin dikkatini çok güzel bir çocuk çeker. Çocuk o kadar güzeldir ki anne ve babası dahil, tüm halk ona bir prens gibi davranmakta, her istediğini yerine getirmektedir. O da bir koltukta oturup, bir prens edasıyla etrafına emir yağdırmaktadır. Hızır peygamber çocuğa ilerlemeye başlar. İlyas peygamber onun çocuğun güzelliğini takdir etmek için yanına gittiğini sanır. Ama inanılmaz bir şey olur. Hızır peygamber çocuğun önüne geldiğinde durur ve çok şiddetli bir tokat vurur. Öyle şiddetli bir darbedir ki bu çocuğun tüm güzelliği yok olur. burnu kırılır, yanağı kayar... Herkes şoktadır, çocukla ilgilnirlerken konukları oradan kovarlar. İlyas peygamber Hızır peygambere yetişir ve artık dayanamayıp sorar. "Ey Hızır seninle yollarımız burada ayrılıyor. Ne yaptığını anlayamadım; bize iyilik yapan balıkçının kayığının dibini deldin, bize taş atan köylülere yardım etmek için durup, taş seti onardın, son olarak bizi güler yüzle karşılayan, yemek veren insanların güzel çocuğunu mahvettin." der. Hızır peygamber gülümser, "Ey İlyas Yüce Rabbim'in hepimize verdiği ayrı yetenekler ve görevler var. Madem dayanamadın ben de sana yaptıklarımı açıklayayım. Ondan sonra dostça ayrılalım. İlk olarak kayığın dibini delmemi açıklayayım. Nehrin yukarısında bir savaş başlamıştı, zalim kralın askerleri etrafı gezerek savaşta kullanılabilecek ne varsa el koyuyordu. Bizim ayrıldığımız sabah balıkçının oraya gelecekler ve eğer sağlam bulsalar kayığa el koyacaklardı. Ben onların almaması için dibini deldim. İhtiyar, oğullarıyla kayığı iki günde tamir eder ve çalışır. Oysa kayık sağlam olsaydı tümden ellerinden gidecekti. Bize taş atan köylülere gelince; o köyde iki yetim çocuk yaşıyordu. Babaları onlara ait hazineye kötü köylüler el koyar diye taş setin altına saklamıştı. Eğer taş set zamanından önce yıkılsaydı yetimler henüz kendilerini koruyacak güçte olmadıkları için ellerinden alınabilirdi. Biz taş seti tamir ettik ki, yetimlerin hazineleri koruyabilecekleri bir zaman yıkılsın." İlyas peygamber bu açıklamalar karşısında hatasını anlamıştır ama yine de sorar, "Peki ben bunları anladım ama o çocuk. tamamen masum ve güzeldi." "O çocuk öyle güzelde ki İlyas, herkes ona köle gibi hizmet ediyordu. Bu davranışları çocuğu zalim ve şımarık yapmıştı. Büyüyünce zalimliği artacak ve tüm halkına mutsuzluk verecekti. Anne ve babasına işkenceler edecekti. Ben onun güzelliğini bozarak kötü bir insan olarak yetişmesini engelledim."
|
|
|
|
|
13
|
Edebiyat - Duygusal / Aşk'a Dair / YALNIZCA BİRAZ ÜŞÜYORUM
|
: Mart 08, 2008, 12:30:16 ÖS
|
|
Caddelerde sisli, puslu bir kış ikindisi. Ağaçlarda salkım salkım eski zamanlardan kalma anılar... Yapraklarda yere düşmeye hazırlanan yağmur damlaları... Bir yaprak kıpırdıyor işte, gümüşi bir damla usulca yere düşüyor. Sen sanki, yaprakların arasından bana müzipçe gülüyorsun. Beni her zaman şaşırtırsın zaten. Beni her zaman güldürmeyi bilirsin. Farkına bile varmadan bir şarkı dökülüyor dudaklarımdan "Caddelerde rüzgâr, aklımda aşk var."
Rüzgâr keskin ıslığı ile şarkıma eşlik ediyor. İstasyon Caddesi'nin tenhalığı nedense ilk defa içime dokunuyor. Arabaya binsem ve birlikte gezdiğimiz yerlere gitsem, evimde şiirler okuyarak telefonunu beklesem, telefonunun gelmediği zaman seni başka yerlerde arasam. Sonra sen gelsen yanıma, yine "seviyorum" desen, ben yine senin gözlerinde sonsuzluğa mahkum edilen aşkımı görsem. Ayrıca şarkılar gerçek oldu bu kez. Caddelerde rüzgâr, aklımda aşk var.
Yalnızım, üşüyorum, özlediğimse çok uzaklarda. Bahçeme melekler yağıyor, hepsi de tanıdık. Senden doğan, gözlerinde hayat bulan, bizi koruyan, kollayan ve en önemlisi ikimizi bir araya getiren melekler... Son kez yine seninle gezmiştik oraları. Sen kimbilir belki de, uzak bir kıtanın, uzak bir şehrindesin şimdi.
Benimse herşeyim aynı. Geceleri bodrum katlarına yağmur daha çok yağıyormuş, bugünlerde bir tek bunu ögrendim. Bir de geceleri daha uzun sanki, bitmek bilmiyor. Bana anlatmak için neler biriktirdin içinde? Benim sana anlatacağım yeni birşeyler yok. Dedim ya, her şey aynı. Ama sanki biraz mahsunluk çöktü üzerime, bir de gülüşlerim sanki biraz azaldı. Sen olsaydın hemen anlardın. Sen benim herşeyimdin. Arkadaşım, dostum, öğretmenim, talebem, sevdiğim.
Koşulsuz bir sevgiyle sevdim seni, bağlandım. Sen kimbilir belki de, uzak bir kıtanın, Uzak bir şehrindesin şimdi. Benimse içimde kocaman bir boşluk var. Hayır, Üzülmüyorum, içimdeki boşlukta birtek özlemin yankılanıyor. Hayır, sana anlatmak için yeni şeyler biriktirmiyorum içimde, çok istesen hikayeler uydururum. Ama hikayelerimden önce itiraflarım olacak. Kendimden bile gizlediğim duygularımın itirafları. Sana aşık olmaktan delice korktuğumu, sana bakarken içimin titrediğini. Daha pek çok, sırrımı anlatacağım sana.
Gerçi anlatmama gerek yok, sen zaten hepsinin çoktan farkındasın... Sen kimbilir, belki de uzak bir kıtanın, uzak bir şehrindesin şimdi.
Bense odamda senden uzak. Hayır beni merak etme, üzülmüyorum. Biliyorum, ikimizde yoktuk bu aşk başladığında ve çok iyi biliyorum, sonsuzluğa mahkum edildi bizim aşkımız. Dedim ya, beni merak etme. Üzülmüyorum. Yalnızca biraz, biraz üşüyorum...
|
|
|
|
|
14
|
Edebiyat - Duygusal / Aşk'a Dair / İlAHİ aşK
|
: Mart 08, 2008, 12:29:37 ÖS
|
|
Günlerden bir gün güneşe uyandı gönül. İlk kez gözlerini açtı varlığa. Önce aslına baktı. Yüzünde binlerce ışık gezinen bir aynaydı özü. Aynasında iç içe geçmiş binlerce göz saklıydı. Sonra baktıkça baktı etrafına. Bir çiçeğe değdi gözleri önce. Zarif boynu, incecik renkli yapraklarıyla ne hoş şeydi bu. Çiçeğin kokusuna büründü gönül, binbir rayihadan geçip, beyazı seçti en çok, alın, morun, sarının arasından. Beyazı sevdi. Aklığa, saflığa, katışıksızlığa özlemdi bu belki. Beyaz, renklerin sultanı, beyaz sinesinde gökkuşakları saklı. Kök salar her renk boyasına beyazın ya, sevdası beyaza ondandı. Sonra bir kuşu sevdi gönül. Kanatlanıp alabildiğine, kucak açtı masmavi göklere. Uçtu, uçtu, uçtu sonsuz ufuklara. Gökler hiç kimsenin olmadığı kadar onundu. Bir düş gördü gönül kuşun kanatlarında. Apak bulutlar, uçuşan kar taneleri düşüne renkler kattı. Düşe sevdalandı gönül. Adı hürriyetti onun. Sonra bir ağaca özendi gönül. Bir tepeye kurulup sapasağlam gövdesiyle yüzyıllarca yaşayan, kolları göklere uzanan, kökleri toprağın damarlarına karışmış bir ulu ağaçtı o. Güneşin altın ışıklı ikindilerinde yemyeşil yaprakları tatlı hışırtılarla bir o yana bir bu yana salınırdı usulca.
Gelinlik giyerdi baharlarda, meyvelerle dolardı elleri yazlarda. Kuşlara, sincaplara yuvaydı merhametli kolları. Ağaç bir türkü söylüyordu ılık bir meltem gibi yalayarak geçerken ona bakan gözleri. Yemyeşil ovalarda asırlardır duyulurdu sesi. Ağacın türküsü huzurdu. Gönül huzuru sevdi. Sonra gönül toprağı gördü. Sımsıcak ve kara yüzüyle ana toprağı. Bağrında nice nazireler saklıydı. Vakti gelince kapıları açılırdı hazinelerin, fışkırırdı ağaçlar, otlar cümle nebatat. Toprağın elleri sımsıcaktı, cömertlik kokuyordu; hele de yağmur sonrası. Severdi gönül vereni. Toprağa sevgisi bu yüzdendi. Sonra göklere uzandı gönül. Uçsuz, bucaksız maviliklerde yüzen bulutları sevdi. Susayan canlara damla damla serinlik göklerden gelirdi. Çöllere dönerdi yeryüzü, buluşmasaydı suyla. Çölü kim severdi? Ve gönül gördü daha binlercesini. Sevdi ayrı ayrı her birini. Sevdikçe yüzünü sevdiğine çevirdi. Ona hep gülümseyecekti ebedî. Madem ki cömertlik, huzur, sevgi, güzellik yüzündeydi her birinin. Varlık en değerliydi. Gönül sevdi her gördüğünü aynasında. Yüzüne tutulan renklere bulandı her gördüğüyle. Doğduğundan beri sevdi hayatı, yaşamayı, sonsuz varlığı. Hep sürseydi bu böyle, düşünmeden fazla ötesini, oh ne güzeldi! Hangi çocuk oyuncaklarla oynamaktan bıkardı ki? Bir gün ama bir gün... Ölümü gördü gönül. Nefesini duydu tam da yanında. Daha önce gördüklerine benzemiyordu ölüm. Korktu, kaçtı önce, gözlerini yumdu binlerce kere. Oysa kaçış yoktu hiçbir nefse, göz yummak nafile. Dünya güzel, dünya capcanlı, dünya onun iken ölüm de ne demekti? Elveda tüm sevgililere, gülen yüzlere, öyle mi? Bir kara deliğin bağrına dökmek varlığı ve varlığını, ölüm bu mu? Ölüm, yokluk mu, bitiş mi, son mu? Ölümü şikâyete gitti gönül sevgililerine. Dile geldi onca varlık. Ölümün kapısından giremezdi onunla ne çiçekler, ne kuşlar, ne toprak, ne ağaçlar, ne gökler. Gelmeyecekti hiçbiri beraberinde. Arkadaşlıkları ve alıştıkları yoktu yalnızlığın en koyusundayken gönle. Elleri uzanmazdı hiçbirinin o an ellerine. Gönül küstü, gönül darıldı tüm sevdiklerine. Güler yüzler solmuştu birdenbire. Gönül acı çekti bir zaman kendi içinde. Arayanı, soranı olmadı ölümün eşiğinde. Peki bunca güzellik, sevgi, hikmet, temizlik, sanat, ilim.. neydi varlığın bedeninde görülen? Köksüz ağaç olur mu? Güneşsiz ışık gelir mi? Öyleyse neydi kaynağı buncanın? Özünde neler saklıydı varlığın? Nihayetinde gönül anlamaya başladı. Önce hayatı anladı ölümün yüzünde. Ölüm anlattı hayatı. Göründüğü gibi değildi özü hiçbir şeyin. Ne toprak cömert, ne gökler güzel, ne bulutlar merhametliydi. Gönül aynasına yansıyanların ışıkları başka yerdendi. Sonra hayat anlattı ölümü. Herkesin ebedî yolculuğunda uğrayacağı bir eşikti o. Lezzetleri acılaştıran son değil, bitiş değil, sadece bir duraktı ölüm. Ve ne mutluydu hazırlığını yapanlara. Cennetlere açılan kutlu bir koridora dönüşürdü o zaman ölüm. Gönül kendine dönüp baktı... Anlamı neydi öyleyse varlığının. Sonra duydu ansızın uzaklardan bir seslenişi. Aradıkça kuvvetlendi sesleniş, aradıkça çoğaldı, sisler dağıldı. Tatlı bir çağrıydı bu. Samimî, katışıksız, apaydınlık. Çiçeklerin olmadığı güzellikte, ağacın tatmadığı huzurda, göklerin bilmediği özgürlükte, toprağın hissetmediği merhametlilikteydi sesleniş. Gel... Gel... Batırıp gidenlere, yitip kaybolanlara bağlanma. Onlar sadece Yaratan'a götüren vasıtadır. Bedenleri kırılmaya mahkûm aynadır. Işıklarının kaynağı Yaratan'dır. O ki Ebedî Dost'undur, seni bekliyor, varlıkların dilleriyle sana mesajlarını yolluyor. Ne duruyorsun. Gel... Gel... Gel... Gönül ayağa kalktı. Varlığın silinmişliğinde yudumlarken yalnızlığın en koyusunu, çağrıya uydu. Gönül cennetlere çağrılıyordu. Gönül aşk denizine daldı. Sonsuz damlaların arasına kendi özünü de kattı. Aktı, aktı, aktı ebediyetlere... Gönlün adı artık 'ilâhî aşk'tı.
|
|
|
|
|
15
|
Komik, İlginç ve Korkunç Herşey ve Youtube Videoları / Komik Yazilar / Erkek Kıza Teklif Açarsa
|
: Mart 08, 2008, 11:47:58 ÖÖ
|
Ne kadar güzelsiniz - Biliyorum... Onun için bu yaşta evliyim - Pardon yenge mekan haydarpaşa -pardon saati sorablir miyim? -şurda kocaman yazıo göremiyo musun? Adam kızın oturduğu masaya yaklaşır yanındaki boş sandalyeyi tutar ve dil sürçmek suretiyle -Boş musunuz -Hayır arkayı beşledik gör müyon mu -Ben sandalye için sormuştum -Ben sizi yanlız bırakayım o zaman tanışmak isteyen erkek kızın masasında birşey arar gibi yapar. kültablasını kaldırır altına bakar vs. aranır da aranır. sonunda kız dayanamaz ve sorar - ne arıyorsunuz siz - sizinle tanışmak için güzel bir bahane arıyordum, ama bulamadım - bunun üzerine benim "aaaaayy çok tatlısınnn" mı demem gerekiyo - eeööö e tabi olabilir - defol!! -Daha önce tanışmış mıydık yavrum -Sanmam hayvanat bahçesine gitmeyi sevmem -Hönk - Pardon tanışabilir miyiz? - Sebep? - eeöö - eee - güzelsiniz desem - bu benim sorunum desem? - pardon abla - Tanrım... Sizi daha önce tanımalıydım - Ben o kadar vakit kaybını göze alamazdım - Nasıl??? - Naş diyorum kısa ve öz - yalnızmıyız? - Sorduğun soruyla çelişme - nası? - hem çoğul hem yalnız olamayız dimi ama - öhmm pardon - ne o bayım.. zeki mi geldim? - İlk görüşte aşka inanır mısınız - .... - İnanmıyosanız çıkıp bi daha gelicem de - ay yesinler sempatik şey - ehehe - dövecem ama bak - Merhaba nasılsın - - Şaşırdın mı - - Ben Varol.. - Yokol!!! Kız köpek gezdirmektedir; - ehhehe ne sevimli şey... Isırır mı - Parcalar bile - Ne güzel gözleriniz var - Lens onlar - eööe olsun yine de güzel - ha sonuna kadar zorlucam şansımı diyosun - sizi birine benzetiyor gibiyim? - siyah kuşak var bende.... asıl ben seni benzetebilirim - pardon bayan bişey sorabilirmiyim ? - tabii.. - bu ne güzellik ?? - hangisi -pardon saatiniz var mı acaba? --yok maalesef... -bende var... -iyi güle güle kullan - pardon saatiniz var mi acaba? - yok, maalesef. - aliriz? - yemezler -merhaba, saat var mı -ne? -saat diyorum. -eee -kaç olmuş acaba. -ne oldu randevun mu var. -yoo. -o halde niye soruyorsun -merak ettim de -bi git be!! - Pardon isminizi öğrenebilir miyim - Naapcan - Kalbime kazıycam, kimse unutturamasın diye - Ha çok romantiğim diyosun - Evet... - Peki embesilliğini gizleyebilecek bi özelliğin var mı -Pardon tanışabilir miyiz -2 soru sorcam bilirsen tanışırız -1-Cumhurbaşkanımızın adı -Erdoğan -daaaaat 2- ekmek kaç YTL -YTL mi o ne -daaaaaaaaat hadi canım hadi seni televoledeki mankenler paklar - Sigaran ve sen ölesine birbirine benzionuz ki... Ama onu ben yaktım, beni de sen - Allala enteresan... Bence de sen ve sigaram benziyosunuz... İkinizi de ayağımın altında ezebilirim - Upss - bayaannn gülüşünüz ne kadar tatlı. babanız şekerci mi? - hayır semerci senin gibi eşeklere semer dikiyoo..
|
|
|
|
|